Türkiye ekonomisinin duayen isimlerinden Dr. Mahfi Eğilmez’in kamuoyuyla paylaştığı son bütçe ve hazine verileri, ekonomi çevrelerinde geniş bir yankı uyandırdı. “Kasanın son durumu” olarak nitelendirilen bu veriler, makroekonomik dengeler ve para politikası açısından kritik sinyaller içeriyor. Merkez Bankası ve hazine dengeleri üzerine uzmanlaşmış bir yazar olarak, bu verilerin arka planını ve para politikası üzerindeki olası etkilerini akademik ama sade bir dille analiz etmek gerekiyor. Zira bir ülkenin rezerv ve hazine gücü, finansal istikrarın en temel sütunudur.
Merkez bankacılığı terminolojisinde kasa kavramı, yalnızca brüt rezervleri değil; net rezervleri ve özellikle swap hariç net rezervleri ifade eder. Swap, yani para takası anlaşmaları, geçici bir süre için rezervleri yüksek gösterse de, yükümlülükler düşüldüğünde ortaya çıkan tablo gerçek rezerv gücünü yansıtır. Mahfi Eğilmez’in dikkat çektiği ve endişe yaratan tablo, tam da bu yükümlülüklerin ve net rezervlerin durumuna işaret ediyor. Rezervlerin kalitesi, Merkez Bankası’nın piyasadaki likiditeyi yönetme, fonlama maliyetlerini kontrol etme ve bankacılık sistemini fonlama yeteneğini doğrudan belirler. Eğer swap hariç net rezervler negatif bölgede kalmaya devam ederse, para otoritesinin piyasa üzerindeki inandırıcılığı ve yönlendirici gücü zayıflar.
Rezervlerin zayıflaması, döviz kurları üzerinde de doğrudan bir baskı unsuru oluşturmaktadır. Bugün itibarıyla piyasada USD/TL kuru 46,2874 seviyesinde işlem görürken, EUR/TL ise 53,6017 seviyesinden alıcı buluyor. Döviz rezervlerinin yetersizliği, dış şoklara karşı kırılganlığı artırarak kur üzerindeki yukarı yönlü baskıyı beslemektedir. Merkez Bankası, rezerv biriktirme sürecinde swap mekanizmalarına aşırı bağımlı kaldığında, piyasaya güven vermek zorlaşmakta ve bu durum doğrudan döviz kurlarına yansımaktadır.
Para politikası ve faiz patikası açısından bakıldığında, kasanın durumu TCMB’nin hareket alanını ciddi şekilde kısıtlamaktadır. Rezervlerin yetersiz olduğu bir ortamda, Merkez Bankası sıkı para politikası duruşunu gevşetmekte zorlanır. Fonlama maliyetlerinin yüksek tutulması, TL’ye olan talebi desteklemek ve sermaye çıkışını engellemek için bir zorunluluk haline gelir. Eğilmez’in işaret ettiği riskler, faiz oranlarının uzun süre yüksek seviyelerde kalabileceğine ve dezenflasyon sürecinin tahmin edilenden daha sancılı geçebileceğine işaret ediyor. Faiz patikasının yukarı yönlü kalması, reel sektörün finansmana erişim maliyetlerini artırırken, makroekonomik büyüme üzerinde de baskı oluşturmaktadır.
Diğer yandan, kasanın kompozisyonunda altın rezervlerinin payı da büyük önem taşımaktadır. Küresel piyasalarda Ons Altın fiyatının 4.219,65 dolar seviyesinde dengelenmesi ve yurt içinde Gram Altın fiyatının 6.277,08 TL seviyesine ulaşması, rezervlerin değerlemesi üzerinde etkili olmaktadır. Cumhuriyet altınının 42.431,00 TL seviyelerinden işlem gördüğü bu dönemde, vatandaşın altına olan talebi de yerel para birimi üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Altın rezervlerinin likidite değeri yüksek olsa da, doğrudan döviz müdahalelerinde kullanılabilirliği sınırlıdır. Bu nedenle, nakit döviz rezervlerinin kalitesi ve sürdürülebilirliği, finansal sistemin sağlığı açısından birincil öncelik olmaya devam etmektedir.
Sonuç olarak, Mahfi Eğilmez’in paylaştığı veriler, ekonomi yönetiminin rezerv yönetiminde daha şeffaf ve kararlı adımlar atması gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor. Swap anlaşmalarına dayalı geçici çözümler yerine, doğrudan yabancı yatırım ve ihracat gelirleriyle desteklenen kalıcı bir rezerv artışı hedeflenmelidir. Aksi takdirde, makroekonomik dengeleri korumak ve enflasyonla mücadelede kalıcı başarı sağlamak oldukça güç olacaktır. Güven tazelemek, teknik formüllerden çok daha etkili bir para politikası aracıdır.




