Mart 2026 itibarıyla bankacılık sektöründen gelen son veriler, kredi genişlemesinin yıllık bazda %17,1 seviyesine ulaştığını gösteriyor. Bu rakam, reel sektörün finansman ihtiyacının devam ettiğini ve bankaların risk iştahının belirli bir seviyede korunduğunu kanıtlar nitelikte. Ancak bir ekonomist gözüyle baktığımızda, bu büyümenin sadece miktar değil, kalite ve maliyet ekseninde de incelenmesi gerektiğini görüyoruz. Özellikle küresel piyasalarda faiz patikasının belirsizliğini koruduğu bir dönemde, yerel piyasadaki bu ivme makroekonomik dengeler açısından oldukça kritik bir öneme sahiptir.
Mevduat tarafında gözlenen toparlanma, bankaların likidite yönetiminde ellerini bir miktar rahatlatmış olsa da, marj baskıları sektörün en büyük handikapı olmaya devam ediyor. Net faiz marjı (NIM), bir bankanın kredilerden elde ettiği faiz geliri ile mevduat ve diğer fonlama kaynaklarına ödediği faiz arasındaki farkı ifade eder. Mevcut konjonktürde, fonlama maliyetlerinin yüksek seyretmesi ve rekabetin mevduat faizlerini yukarı çekmesi, bankaların bu aradaki kar marjını daraltmaktadır. Bu durum, bankaların operasyonel sürdürülebilirliği üzerinde baskı kuran temel bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.
Piyasa dinamiklerine baktığımızda, USD/TL kurunun 45,3373 ve EUR/TL paritesinin 53,3532 seviyelerinde seyretmesi, bankaların döviz tevdiat hesapları ve kur korumalı mekanizmalar üzerindeki stratejilerini de doğrudan etkiliyor. Özellikle Gram Altın fiyatının 6.884,32 TL seviyesine, Ons Altın değerinin ise 4.724,33 dolara ulaşması, hanehalkının tasarruf tercihlerinde altını ön plana çıkarırken, bankaların TL mevduat toplama maliyetlerini dolaylı yoldan artırıyor. Likiditenin altın gibi alternatif araçlara kayması, bankaların fonlama maliyetlerini yönetmesini zorlaştıran bir diğer faktördür.
Para politikası perspektifinden bakıldığında, merkez bankalarının (TCMB, Fed ve ECB) duruşu, bankaların swap maliyetlerini ve genel fonlama kompozisyonunu şekillendiren temel unsurdur. Eğer merkez bankaları sıkı para politikası duruşunu koruyarak likiditeyi sterilize etmeye devam ederse, bankaların piyasadan borçlanma maliyetleri yüksek kalacaktır. Bu da %17,1’lik kredi büyümesinin önümüzdeki aylarda bir miktar ivme kaybetmesine neden olabilir. Bankalar, yüksek fonlama maliyetini kredi faizlerine tam olarak yansıtamadıkları sürece net faiz marjlarını korumakta zorlanacaklardır.
Bankaların fonlama maliyeti yönetimi, sadece mevduatlarla sınırlı kalmayıp, yurt dışı borçlanma ve sendikasyon kredilerini de kapsamaktadır. Küresel piyasalarda faizlerin yüksek kalması, bu dış kaynakların maliyetini de yukarı çekmektedir. Bu durum, bankaların iç piyasada sunduğu kredi paketlerinin faiz oranlarını doğrudan etkileyen bir faktördür. Dolayısıyla, kredi büyümesindeki bu artışın sürdürülebilirliği, hem yerel hem de küresel likidite koşullarının ne yöne evrileceğine sıkı sıkıya bağlıdır.
Sonuç olarak, Mart 2026 verileri bankacılık sektörünün büyüme iştahını koruduğunu ancak karlılık noktasında ciddi bir sınav verdiğini gösteriyor. Mevduat hacmindeki artış olumlu bir sinyal olsa da, faiz marjlarındaki daralma bankaların sermaye yeterlilik rasyoları üzerinde uzun vadeli baskı oluşturabilir. Önümüzdeki dönemde, faiz patikasındaki netleşme ve enflasyon beklentilerindeki iyileşme, bankaların marj yönetiminde belirleyici rol oynayacaktır. Sektör paydaşlarının, kredi büyümesini sürdürürken risk yönetiminden ödün vermemesi gereken bir dönemeçteyiz.
Makroekonomik istikrarın sağlanması sürecinde bankacılık sektörünün bu dirençli duruşu kıymetlidir. Ancak, marj baskılarının kalıcı hale gelmesi durumunda, bankaların kredi arzında bir daralmaya gitmesi kaçınılmaz olabilir. Yatırımcıların ve piyasa takipçilerinin, sadece büyüme rakamlarına değil, aynı zamanda bankaların bilanço içi dengelerine ve faiz duyarlılık analizlerine odaklanması gereken bir süreçten geçiyoruz. 2026 yılının ikinci çeyreği, bu dengelerin nasıl kurulacağını daha net gösterecektir.





Leave a comment